bu da bana ait komiklik olsun diye :)
saatlerimiz 3.26yı gösterirken yani ben bu yazıya yeni girişmişken yarın teslim etmem gereken klibi takriben 9 saat önce çektim ve kurgusu yeni bitti. dünyanın en sikko ödevi olmuş olsa da en azından geçer not almamı sağlar da saçma davranışlarım yüzünden bir ders daha gümlemez diye uçan spagetti canavarına bir pastafaryan olarak dualarımı yolluyorum şu elzem anda.
uykusuzluğun getirmiş olduğu sarhoşluk hissinden olsa gerek bir gevşeklik var üzerimde. dersmiş, yazmış, çalışmak zorunluluğuymuş, yaratma cesaretiymiş hepsi üç aşamalı bana ait olmayan lamba gibi aşama aşama artarak çözülecek, olacakmış gibi geliyor şu an. fal gibi yada üç vakte kadar.
dün anneme böğürürken fark ettim ki çevremde öyle bir tekrar hakim ki her gün dünün tekrarını yaşayan üç saniyelik hafızaya sahip bir küçük balık imişim ben. insanlar, olaylar, mekanlar, kaygılar falan hep aynı imiş. öyle ki birkaç iyi dedikodunun, birkaç çözümsüz aşk olayının, bir kıl hocanın dışına çıkmaz bir muhabbete hapsolmuşum sevgili gönül dostları. halbuki ben böyle değil idim. hep söylüyorum yine söyleyeceğim hobini işin yapmaya çalışmaktan kaynaklı bence bu kısırlık. işinden hoşnut olamıyorsun ne kadar sevsen de kendi istediğini gerçekleştiremediğin vakit. o da seni kısırlaştırıyor.
bu gün birkaç saat içinde bir şeyler çekip kurgulayınca gördüm ki bu kadar son ana bırakmasam, biraz cesaret edebilsem, azıcık üşenmesem bir günde iyi bir klip çekebilirmişim. o zaman dedim ki aklında dönüp duran bir sürü görüntüyü peş peşe sıralayıp bir bokum oluşturamıyorsun ama buna zorunlu da değilsin. öyle kendin pişir kendin ye usulü çek kurgula ne olacak. bir anda kısırlık gitti yerini bir şey yaratma cesareti, üzerine kafa yoracak, oyalanacak ve sonuçta tatmin edecek bir şeyler yapma isteği kabardı. güzelyalıdan yardırıp gecenin bir vakti ev yoluna düşmüşken aklımda yapılabilecek şeylerden oluşan balonlar vardı. kimisi komik, kimisi korkunç ama bir şekilde kotarılabilecek şeyler. sonra birkaç saat önce verdiğim kararı bir kez daha gözden geçirdim. tanıdık tanımadık alakalı alakasız bulabildiğim herkesten yardım dilendim beni istanbulda bir sete paslasınlar diye. düşüncesi bile heyecanlandırdı ne kafalar görürüm, ne saçma sapan hallere düşerim falan diye, işte bir şeyler olur yeni olan tükettiklerimi de yeniden anlamlandırabileceğim ve anlatacak yeni hikayelerim olur dedim. tüm bunların yanında -aslında öncesinde- uzaklaşmak da istedim. annem kaçıyorsun dedi ben erteleme kelimesini tercih ettim. hayret kadın onca boş söz ve böğürmenin arasında hala felsefe yapabiliyordu. sonra ilişkilerle ilgili marx’dan alıntı yapınca gözleri devirip dinlememeye başladım. ilişki konusunda marx’dan alıntı yapılır mı ya. her ne kadar söze katılmış olsam da duruma ters gibi geldi.
annem bir şey daha dedi geçecek diye. ama derslerde kaldığım gibi bu durumda da takılı kalacağım diye korkuyorum. hayır bunun yaz okulu da yok.
bende durması acıtan şeyler var. bazılarını çok seviyor olmama rağmen. ilk defa hoşlandığım birinden ayrıldım bir farklı koyuyor insana. bunu da tattım ki bu durum geçtiğinde bunu çok seveceğimi biliyorum. dünya üzerinde kaç tane gay var bilemem. kaçıyla anlaşırım. kaçıyla anlaşmanın ötesinde bir şeyler paylaşabilirim pek bir fikrim yok açıkçası.
o pembe gözlüklerden bende de var sanırım. hiç bir kıyafetime uymuyor olsa da ondan bakınca gördüklerim umutlandırıyor. umut etmeli miyim ve bu umurumda olmalı mı pek bir fikrim yok. o muhteşem idealar evreninde benim mükemmel birlikteliğimin zamanı henüz gelmemiş anlaşılan daha zamanı varmış. ben hala mağaramda ateşten oluşan gölgeleri izlemekle yetiniyormuşum. mutlu olmak özellikle de biriyle birlikte çok zor. bir şeyler hissettiğin bir adamla daha da zor. böyle olunca arda kalanlar, eşyalar, az da olsa anılar bende durması acıtan şeylere dönüşüyor. şu an bağışlamaya can atabileceğim bir yandan da sadistçe sevdiğim şeyler bunlar.
sanırım iki üç saatlik bir uykuyla duruyorum ve hiç olmadığım kadar uykusuz hissediyorum kendimi. düşünecek ve düşündükçe acıtacak çok şey var zihnimde. oturduk hepsiyle köşe kapmaca oynuyoruz. o mükemmel olabilecek şeyler, ihtimal dahilinde kaldığı için daha da katlanılmaz geliyor. sabun köpüğünden bir şey olsaydı diyorum o zaman. öyle olsaydı herkesle aynı şekilde öznesi yüklemi belli cümleler kurabilirdin çünkü zihninde. kafam karışık o yüzden. saçma sapan bir şekilde kar zarar muhasebesi yapmaya çalışıyorum. bazı noktalarda böyle olmasının ilerisi için ne kadar iyi olacağını görüyorum. bir yandan da diyorum ki daha önce birine karşı bu tarz şeyler hissettin demek ki bu tek kişiye beslemek durumunda olduğun ve kaçırdığında bir daha olamayacak bir şey değil. diğer yandan da kaç kişiye karşı şimdiye kadar yaptıklarımı yapmaya cesaret edebilirdim. ya da kaç kişide bu durum karşılığını bulabilirdi bilemiyorum. Da Vinci’nin şifresindeki zımbırtı gibi geliyor o zaman da doğru kombinasyonu bulmak için inanılmaz çaba harcıyorsun. kırarsan içindeki gizli şifre (bizim hikayede buna mutluluk diyoruz) eriyip gidecek. ama tüm itinaya, özene rağmen kırılmadan açılsa bile kutu bazen elinde sadece bir hiçle kalıveriyorsun.
işte tüm bunları düşünüp yaşanabilecekleri, yaşanamayanları, sabırsızlıkları, yalanları, yalan olduklarını düşündüklerimizi, yalan olmasını istediklerimizi ve daha fazlasını şu kaplumbağa hızındaki düşünüş ve yaşayışım bile beni trafik canavarı gibi hissettiriyor. bir durmak, geriye yaslanmak unutmamak ama zihni kurcalayan şeylerin de yükte hafiflemesini istiyorum. zor biliyorum. herkes için. ama insan kendi içinde öyle saçma programlı ki o eşsiz zannettiğin seninle aynı korkuyu, kederi, sevinci, hırsı, sabırsızlığı hisseden adamla tüm saçmalığına rağmen bir ortaklık kuramıyorsun. her şeye rağmen. belki de mutsuzluğa konumlamak kendini ya da başkaları gibi tüm bunların yükümlülüklerinden korkup geri durmak sadece id’i doyuracak kadarına tamah etmek en doğrusu?
ve yağmur başlar.
bunu ben yaptım ve sevdim çok. renkler falan yüzünden olsa gerek adı kaos dikkatli gözler kaos yazısını resimde de görebilir zaten içimdeki kaos buymuş meğer gay olduğumdan mı kaynaklı bu kadar renkli bir kaos bilemedim :)
bu resimdekilerden pipili olan benim resmi ben yapmadım çok sevimli değiliz en azından ben. resimde belirgin olan en önemli özellik (benim pipim dışında) ressamın gözüne gözüne korkuyla bakmamız çünkü korkuyoruz. bazen bu durum bizi saçma sapan davranmaya itiyor. o yüzden bazı söylenen sözlerde anlam yitimi var. seni seviyorum gibi ki ben artık söylemiyorum bu söz öbeğini. dedim ya korkuyoruz. kırılmaya çok müsait bedenim gördüğünüz göbeğe ya da koca kafama rağmen. insan içinden kırılıyor çünkü. karşılıklı birbirini anlamak ne kadar zormuş yeni fark ediyorum. ya da ayrı parçaları biz yapmak ve bunu yaparken hala ben olabilmek. kafamda uçuşan bir düşün balonu var bazen patlatasım geliyor. oradan oraya atlayan ne olduğu ne istediği belli olmayan yazımsı şeyler çıkıyor ortaya bu ara bu düşün balonu yüzünden kusura bakmayın idare edin artık :)
adam makarenko die bir arkadaşın çalışmalarından seçtiklerimdir. nedense fotoğrafları seksi buldum. ilginç…
dün akşam bir arkadaşım aradı. hıdırellez koş gel dilek tutalım diye. içimden onların karşıyakada oturduğu gerçeğiyle birlikte bir çok şey geçti. nah gelirim bu yorgunlukla oraya diyemedim tabi. onun yerine benim için de dilek tut dedim. biraz önce bu fotoyu yolladı bana ikimiz için tutmuş. fotoyu inceleyene kadar sevindirik oldum. sonra gördüm ki sağlığın yanında kimliği belirsiz bir şey var o ne diye sordum arkadaşıma “taş ev” dedi olmuşken taş olsun dedik dedi. kabul edilebilir olduğu için sustum sonuçta fotoğraf da bulanık falan. sonra arabayla para arasına sıkışmış ufaktan bir kalp gördüm. direk çemkirmeye başladım önceliklerine sıçayım bu ne böyle daha ufak yapamadın mı diye. çok acı vermesin diye küçük tuttum dedi. o kadar kabul edilebilir geldi ki sustum. hatta sonsuza kadar susabilirim şu an.
bilinçle yapılan kötülük bazen bu kadar masum bazense masumiyeti sorgulatacak kadar zorba. peki benim payım ne bu oyunda? yargıç değilim, olmadım da hiç. masum değilim, pek istediğimi de sanmıyorum. kurban değilim olamam o rol çoktan kapıldı. suçlu muyum? bu kategoride yarışmacı sayısı çok fazla ve ben de onlardan biriyim. kazanansa hiç. bazen oyunu kazanmak için oynamıyorsun.
(Source: certifiedclassys)
kendimi ne kadar kapana kısılmış hissedersem o kadar çok zıplayasım geliyor. misal şu an bu yorgunlukla dağa tırmanabilir, bisiklet turu yapabilir ya da gece çok pis dağıtabilirim. çok yorgunum ama sınırlar çevremi sardıkça ben özgürleşmek için uçan bir fil olabilirim. (sinemada aslan kral’dan sonra izlediğim ilk film idi uçan fil dumbo. bir karga tüyü burnuna kaçınca koca kulaklarını çırparak uçmaya başlamıştı.) uçasım var anlayacağınız. düşünmemek zor çünkü ve benim yöntemim sürekli başka şeyler düşünmeye zorlamak kendini. işte öyle hissediyorum, kanadı bir çocuk tarafından sırf acı versin diye kırılan bir kuş gibi uçamıyorum. işin kötüsü aslında deve kuşu yada horozmuşum sanki. yani zaten uçamazmışım ne diye kırdın o zaman kanatlarımı?
(Source: m0rtality)
leszek bujnowski’nin seçtiğim bazı çalışmaları
fotoğraf da diğer bir çok sanat gibi “bakma, izleme” eyleminden zevk alma üzerine kuruludur. bunun bilimsel bir ismi de vardı ama bulamadım şimdi. sanat doğası gereği biraz da insanların röntgenci ve teşhirci yanına hitap eder. bu nedenle ister an fotoğrafı olsun ister kurgulanmış bir fotoğraf olsun fotoğrafın değerini belirleyen bence bakmaktan aldığın zevk ile ölçülür. gerçek bir fotoğrafı ya da fotoğrafçıyı belirleyen hareketli bir nesneyi ne süratle takip edebildiği değildir. öyle olsa idi an fotoğrafçıları dışında fotoğraf sanatçısı olmazdı.